Mikrobiyota ve Mikrobiyom

On yıllar boyunca, mikropların sağlığa zarar veren mikroorganizmalar olduğu düşünülürken son yıllarda tıp alanındaki pekçok araştırma, vücudumuza sayıları trilyonları bulan ve sağlığımız korumak için uğraşan türden mikroorganizmaların da varlığını gösterdi. Mikrobiyota denen bu toplulukta 100 trilyon kadar bakteri bulunabiliyor ve ağırlığı da 2-3 kiloya ulaşabiliyor. Vücut ağırlığımızın yüzde 2 ila 3’ü mikrobiyatalardan oluşuyor. Hatta mikrobiyota bakterilerinin sayısı, kendi hücrelerimizin sayısından 10 kat daha fazla.

Mikrobiyotanın sahip olduğu genetik materyele ise mikrobiyom deniyor. Ancak bu iki terim çoğu kez aynı anlamda kullanılıyor. Mikrobiyomdaki genlerin sayısı, insan genomundaki genlerin sayısından 150 kat daha fazla. Yani vücudumuzda kendi hücrelerimiz ve genlerimizden daha fazla bakteri hücresi ve geni bulunuyor. Mikrobiyota, kısaca vücudumuzun iç ekosistemi olarak özetleniyor.

Vücutta 18 ayrı yerde mikrobiyota bulunabiliyor. Bağırsaklar ise bakterilerin en kalabalık bulunduğu organ. Bağırsak mikrobiyotası henüz ana rahmindeyken gelişiyor. Gebelik sırasında anneden bebeğe bakteriler geçiyor. Doğum sırasında (vajinal normal doğum olursa tabii) ve emzirmeyle, anneden bakteri geçişi devam ediyor. Bunlar dışında yediklerimizden, içtiklerimizden, çevremizden, temas ettiğimiz kişilerden pekçok bakteri alıyoruz. Bu mikroorganizmalar kimi zaman iyi, kimi zaman kötü bakteriler olabiliyor. Sağlıklı bir insan vücudunda yararlı bakterilerin sayısı ağır basıyor. (Yüzde 80’e yüzde 20 oranında)

Mikrobiyata Bozukluğu Hangi Hastalıklara Yol Açar?

Birbiriyle illgisiz görünen pekçok hastalığın altında bağırsak mikrobiyatasındaki sorunlar yol açıyor. Bağırsakların güçsüzleşmesi, hasar görmesi veya bağırsak florasının çeşitli nedenlerle bozulması kronik hastalıklara, obeziteye ve yaşlanmaya zemin hazırlıyor. Mikrobiyota gıdaların sindirimi, bağışıklık sisteminin desteklenmesi, bazı vitaminlerin üretimi, bağırsak sağlığı, inflamasyonun önlenmesi, ideal vücut ağırlığının korunması, beyin faaliyetleri gibi çok farklı vücut fonksiyonlarının yerine getirilmesinde önemli roller üstleniyor.

Mikrobiyata bozukluğunda astım, Otizm, çeşitli kanserler, Çölyak, kolit, diyabet, egzama, akne, rozase, ürtiker gibi cilt hastalıkları, kalp damar hastalıkları, obezite, Irritabl Bağırsak Sendromu (IBS)

Alerjiler, sinüzit, bronşit kronik yorgunluk, Alzheimer, Multipl Skleroz, Parkinson, migren gibi nörolojik hastalıklar, depresyon, kaygı bozukluğu, bağışıklık sistemi hastalıkları gibi pekçok hastalık ortaya çıkabiliyor.

Mikrobiyata ve Beslenme

Bağırsak mikrobiyotasının temel görevlerinden biri de gıdaların sindirimi ve besin öğelerinin emilimini sağlamaktır. Bağırsaktaki bazı bakteriler, et ve sebzelerdeki kompleks moleküllerin parçalanmasına yardımcı olur. Mikrobiyota bakterileri tükettiğimiz gıdalardan beslenir. Bu bakterilerin hayatta kalması ve çoğalması için uygun besinleri tüketmek çok önemlidir. Bu bakteri topluluğunun dengesi bozulduğunda önemli sindirim sorunları ortaya çıkar. Mikrobiyotanın bir görevi de bağırsak duvarı hücrelerinin sağlığını korumaktır. Bağırsak bakterilerinin açlık ve tokluk hissini metabolik aktiviteleriyle etkilemeleri de mümkündür. Alınan gıdalar ne kadar çeşitliyse bağırsak bakterileri de o kadar çeşitlilik kazanır.

Bazı araştırmalar bakteriyel dengesizliklerde özellikle “Firmicutes bakterileri”nin yüksek miktarda bulunduğu kişilerde kilo artışı olduğunu gösteriyor. Probiyotik destek alan metabolik sendromlu kişilerde trigliserit düzeylerinde ve kalp hastalığıyla ilgili diğer risk faktörlerinde de azalma olduğu ortaya konmuştur.

Bağırsak hücre duvarı çok incedir ve immün sistem hücrelerini barındırır. Bağışıklık sistemimizin yüzde 75-80’i bağırsaklar tarafından yönetilir. Bu nedenle birçok otoimmün hastalığın gizli sindirim sistemi problemleriyle ilişkili olabileceği artık günümüzde bilinen bir gerçektir. Mikrobiyom dengesi bozulduğunda, bağışıklık sistemi de zorlanmaya başlar.

Bugün, yeni nesil sekanslama yöntemi kullanılarak dışkıda bütün bilinen bakterilerin teşhisi mümkün. Bu yöntem sayesinde karmaşık bireysel mikrobiyotanın kolonizasyon direnci, sindirim süreçleri, nütrientlerin ve vitaminlerin emiliminin yanı sıra, bağışıklıkla ilgili hassas ve kesin tanı konulması sağlanabiliyor. Moleküler biyoloji test yöntemiyle kültürde çoğaltılamayan anaerob bakteriler de en üst teknik düzeyde kapsamlı biçimde saptanabiliyor. Bu türden mikrobiyata analizleriyle kişinin bakteri dengesi analiz edilerek çeşitli kişiye özel beslenme ve yaşam tarzı önerileriyle ortaya çıkması muhtemel hastalıklarının önüne geçilebileceği gibi var olan hastalıkların düzeltilmesini sağlamak da mümkün olabiliyor.